Bushcraft ( Doğada Hayatı İdame Disiplini) nedir?

Bushcraft (Doğada Hayatı İdame Disiplini) nedir?

       Bushcraft; İngilizce kökenli “Bush” ve “Craft” kelimelerinden türemiş bir terimdir. “Bush” kelimesinin Türkçe karşılığı “çalı, çalılık arazi” gibi anlamlara karşılık gelse de, bu terim içerisindeki anlamı “Yaban ortamı, orman, vahşi yaşam alanı” gibi genel olarak doğayı ve doğal yaşam alanlarını temsil eder şekilde kullanılmıştır. “Craft” kelimesinin Türkçe karşılığı “Sanat, zanaat, hüner” anlamlarına karşılık gelip, terim içerisinde de aynı anlamda kullanılmıştır. Her iki kelimenin birleşiminden doğan “Bushcraft” teriminin basit karşılığı “Doğada Yaşam Becerisi” veya “Doğada Hayatı İdame Disiplini” olarak dilimize çevrilmektedir.
     Teknik açıdan detaylarıyla açıklayacak olursak;
     Bushcraft; kendi kararımız ve doğada yaşama isteğimiz ya da herhangi bir olumsuzluk, imkânsızlık durumu karşısında “sürekli/süreli” doğada yaşama ve yaşamımızı sürdürme amacıyla, doğadaki doğal materyaller ve olanaklardan faydalanarak, gerekirse bu imkânlar üzerinden alternatif imkânlar yaratarak, tamamen ilkel/doğal teknikler ve uygulamalarla, kendimize becerilerimiz orantısında doğada konfor sağlayarak "doğada hayatta kalma” durumu ve hayatta kalma becerileri ile hayatta kalma metodlarının tümünü kapsayan teknik ve beceriler bütünü olup, doğada hayatı idame disiplinidir.
     Bushcraft terimi uluslararası bir terim olup, tüm milletler tarafından farklı yöresel tabirler üzerinden de adlandırılabilmektedir. Her ne tabirle anılırsa anılsın özünde el becerisi ve pratik zeka kullanımı ile doğanın sunduğu tüm doğal alternatiflerden yararlanarak “Doğada Hayatı İdame” disiplinidir. Fakat bu durum “Doğada yaşamaya çalışmak deneme yanılma yoluyla da olsa bu branşa dahil olmaktır.” anlamına gelmemektedir. Halk arasında bazı düşünceler bu branşın doğada direkt yaşanarak ortaya konulabileceğini öne sürmekte olup, durumu basite indirgeme ve insan hayatını riske atma doğrultusunda karşımıza çıkarmaktadır. Bunu birkaç basit örnekle açıklayabiliriz;
     Örneğin, Avustralya’da yaşayan Aborjinler ve benzeri yaşam süren Afrika ilkel kabileleri halen günümüzde doğada ilkel şartlarda hiçbir teknolojiden faydalanmadan yaşam sürmektedirler. (Genelleme yapacak olursak, dünya genelinde doğada tamamen ilkel yaşam süren kabileler.). Bu ilkel kabile topluluklarını örnek alarak değerlendirmemiz içerisinde bushcraft branşının detaylarını açığa çıkartma yönünde birçok yaşam şekli ve tercihi özellikleri ile inceleyebiliriz. İlk olarak bu ilkel kabilelerden Aborjin yaşamını ele alarak, günümüze kadar geldikleri süreci incelediğimizde, atadan aktarım yolu ile bir yaşamsal tecrübe aktarımının ve bir doğaya adaptasyon sürecinin süregeldiğini görürüz. Bu insanlar sürekli doğada yaşadıkları ve yaban ortamını yaşam alanı olarak seçerek, yaşamlarının her saniyesini doğada geçirdikleri için öncelikle doğal adaptasyon ile doğaya fiziki uyum sağlamaya başlamışlardır. Örneğin, modern yaşam elbiseleri giymedikleri için vücutları sıcak/soğuğa karşı, ayakkabı giymedikleri için ayak tabanları sertleşerek orman zeminine karşı, tükettikleri doğal gıdalar ve pişirim şekillerine göre sindirim sistemleri sindirime göre (vb. birçok yönden) doğal adaptasyona uğramıştır. Kabile hayatının ilk oluşum sürecinde şimdiki durumlarından çok daha ilkel, çok daha yabani, çok daha bilgisiz/tecrübesiz olan kabile halkı “Deneme/Yanılma” yöntemlerine başvurarak tecrübe kazanmışlardır. Bu deneme/yanılma ile tecrübe kazanma sürecinde de birçok kabile bireyi hayatlarını kaybederek geride kalanlara birer tecrübe örneği oluşturmuşlardır.
     Mesela, kabile bireylerinin hepsi bölgelerinde yaşam süren zehirli bir yılanı tanır. Bu durumun açıklaması olarak, atalarından yeni nesle öğretilerek bilgi aktarımı yapıldığı durumu sugötürmez bir gerçektir. Geçmişte ilk kabile bireylerinden birisi bu zehirli yılan tarafından ısırılmış ve zehirlenme sonucunda sancılı bir süreçle tüm kabile bireylerinin şahitliğinde ölmüştür. Bu acı tecrübe ise tüm kabile bireylerine bu yılan türünün (görsel hafızalarına kayıt edilerek) zehirli olduğunu öğretmiştir. Zehirli bir ok kurbağasına temas eden, zehirli bir mantarı tüketen, zehirli bir bitkiyi tüketen ilk kabile bireyi yine tüm kabile için bir örnek teşkil ederek insanlara tatbiki ve görsel deneyim imkanı sağlamış, fakat kendisi hayatını kaybetmiştir. Bu bağlamda, kabileler fiili örneklerle tecrübe edindilerse de bu tecrübeler sürekli olarak atadan yeni nesle bilindiği kadarıyla aktarılmıştır. Yine kabile bireylerinin bildiği iki farklı ilkel ateş yakma metodu günümüzde yine değişmeden aynı iki metot olarak karışımıza çıkar. Geliştirme gibi bir durum yerine, atadan evlada sürerlilik halinde bir ezber yöntemiyle aktarılmıştır. Yirmi yıl önceki teknikler günümüzde de yine aynı şekilde kullanılmaktadır. Genelleme yaparak bir yorum yapacak olursak, Aborjin kabilesi bushcraft boyutunda yaşam sürüyor dememiz doğru olur. Fakat günümüz bilincinde herhangi bir teknik ilerleme söz konusu olmadığı gibi kabile bireyleri halen bildikleri ile yetinerek, bu çemberin dışına çıkmadan yaşamlarını sürdürmektedirler. Dolayısı ile aynı bağlamda herhangi bir kabile bireyini alıkoyup, kendi coğrafyalarından çok daha farklı bir coğrafyada farklı bir fauna/flora bütününün içine bırakırsanız, ciddi bir bocalama yaşayarak yaşamsal tedirginlik psikolojisine girecektir. Sebebi gayet basit; çevredeki bitki türlerinin, canlı türlerinin birçoğunu tanımıyor. Dolayısı ile ortada ciddi bir belirsizlik açığa çıkmış olup, bu belirsizlik yaşamsal gerekliliklerini yerine getireceği sırada önüne set çekmiş oluyor. Örneğin, karnını doyurmak için tanıdığı bitkileri arıyor ama bulamıyor, tanıdığı hayvanlardan avlamak için geziyor ama ne olduğunu net olarak bilmediği canlılarla karşılaşıyor. Bu da kafasında “Acaba yenir mi, zehirli olabilir mi, beni öldürür mü?” gibi soru işaretlerini artırıyor. Ortaya çıkan manzara tam bir belirsizlik. Yine aynı şekilde, bazı düşüncelere göre çobanlar da birer bushcrafter (doğada hayatı idameci) olarak değerlendirilir. Doğada uzun süre zaman geçirmekle, doğada tamamen ilkel koşullarda sürerlilik halinde yaşam sürmek arasında ciddi farklar vardır. Yine aynı doğrultuda çobanlar da kendi köylerinin veya yerleşkelerinin belli yüzölçümü çapında çevresindeki doğayı deneme yanılma ile sentezlemiş ve atalarından örneklerle öğrenmişlerdir. Örneğin, bir çobanın kendi çevresinde tanıdığı birkaç mantardan başka mantarı öldürseniz o kişiye yediremezsiniz. Sebebi gayet ortada, ataları neye yenir neye yenmez dediyse bunları kıstas almış ve sorgusuz uygulamaktadır. Yakın çevresinde belki de 20 farklı yenilebilir mantar türü varken sadece tanıdığı 2-3 tanesini yemekte ısrarcı olmasının sebebi atalardan süregelmiş tecrübelerin dışına çıkmamaktan ve bilimsel çaba içerisinde bulunmamaktan ileri gelmektedir. Verdiğimiz bu iki genel örnek doğrultusunda ortaya çıkan tespit, bushcraft branşının zamanında “Bilimsel Yetersizlik” söz konusu olduğu için zorunluluktan ve çaresizlikten dolayı o zamanki bilgi ışığında deneme/yanılma yollarıyla ortaya çıktığı, fakat günümüze kadar çok fazla geliştirilmeden geldiği, “bilimsel gelişmeler”in doğrultusunda gelişen ve şekillenen insan zekasının günümüzde modern yaşamı geliştirdiği gibi, ilkel yaşam şeklinin (dolayısı ile bushcraft branşının da) de teknik açıdan gelişimini sağladığı göz ardı edilmemelidir. Yani tüm bu anlatımın asıl amacı, Bushcraft branşının bir “son noktası”nın olmadığının, araştırmanın/geliştirmenin bu branşta süreklilik halinde önemli yer tutmasının, bilimden faydalanılması gerektiğinin, araştırma/geliştirme aşamasında bilimsel dağarcığın “kesinlikle” kullanılması gerektiğinin vurgulanmasıdır. Yine bir örnek ile açıklayacak olursak; bir çobana veya Aborjin yerlisine göstereceğiniz tanımadığı herhangi bir mantarı sorsanız, yapacağı yorum “Ben bunu tanımıyorum. Yemem.” olacaktır. Yine tanıdığı bir mantarı gösterecek olsanız, yiyebileceğini söyleyebilirken nedenini sorduğunuzda “kestiğinde sütü akıyor, rengi pembemsi, kokusu şöyle, sapının içi böyle” gibi atalarından duyduklarını ve alışılagelmiş anlatımları size sunacaktır. Bu bağlamda hayatı boyunca hiç görmediği ve ilk kez göreceği, tanıdığı zehirsiz bir mantara çok benzeyen ölümcül zehirli bir mantarla yenilebilir mantarı karıştırması an meselesi olacaktır. (Ülkemizdeki kırsal alanlardan gelen mantar zehirlenmesinden yaşanan resmi ölüm vakası kayıtlarının büyük bir çoğunluğu bu şekilde görsel yolla karıştırma sonucu yaşanan zehirlenmelerin eseridir. Biliyoruz ki, akli dengesi yerinde olan hiçbir insan ölümcül zehirli bir mantarı öleceğini bile bile tüketmez. Güncel medya haberlerine yansıtılmasa da resmi hastane kayıtlarını incelediğimizde her yıl azımsanmayacak sayıda insan kırsal bölgelerden mantar zehirlenmesi vakalarıyla hastanelere taşınmakta ve bu vakaların neredeyse 1/3’ü yaşamını yitirmektedir.). Yahut ülkemizden örnek verecek olursak, ülkemiz insanının genel olarak atalardan yetiştirilme şekliyle birlikte hurafelere dayalı yılan korkusunun aşılanmasını ele alalım. Ülkemizde resmi olarak kayıt altına alınmış 6 familyaya dahil yaklaşık 60 yılan türü yaşam sürerken, bu türlerden Colubridae familyasına dahil 6 tanesi yarı zehirli (zehri insan yaşamı üstünde risk oluşturmayan), Elapidae (familyadan 1 tür) ve Viperidae (familyadan 14 tür) familyalarından 15 tanesi zehirli (insan hayatı için riskli) türlerken, geriye kalan ortalama 4 familya dahilindeki 39 tür tamamen zehirsizdir. Üzücü bir gerçek olarak, hangi kırsal yerleşim bölgesine giderseniz gidin, herhangi bir vatandaşa yılandan bahsetseniz veya önüne bir yılan çıksa ilk tepkisi öldürmeye çalışmak olacaktır. (Tabii bu durumun yanında metropol insanları çok daha ileri seviye negatif tepkiler vermektedirler. Yılan metropol insanı için çok fazla göz önünde olmayan bir canlı olup, alışılagelmiş hurafelerde bu canlı formunu dinledikleri için kırsal kesime göre çok daha tabulaştırılmış inançlara sahiptir. En azından kırsal yerleşim halkı biraz olsun bu canlı formuyla belli aralıklarla karşılaşarak görebilmektedir.) Buna “Hayır, halkımız yılanları tanıyor. Halkımız bu konuda çok bilinçli.” diyen birisinin çıkacağı pek muhtemel bir durum değil. Bunun sebebi yine atadan aktarılan ve sorgusuz kabul edilen inanışlardır. Bir farklı bakış açısı ile şu konuya da açıklık getirelim; “Bushcraft doğada yaşayarak geliştirilir, en iyi bushcraft uygulayıcıları bu şekilde ortaya çıkar.” gibi bir yorum kısmi olarak doğrudur. Bushcraft önce “Bilimsel” veriler ışığında dağarcık geliştirmenin paralelinde, bu dağarcığın içeriğini doğada arazi çalışmaları ve uygulamalarıyla pekiştirme yoluyla geliştirilir. Yani arazide fiili uygulama olmadan da olmaz, bilimsel veriler olmadan sadece arazide deneme/yanılma ile de olmaz. (Sadece okuyarak araştırarak da olmaz, bilimsel dağarcık olmadan arazide körü körüne deneme/yanılma yordamıyla ilerlemeye çalışarak da olmaz. Ki, kısa sürede hayati risk kendini gösterecektir. Sadece kitaplara ve kaynaklara bağlı kalıp doğada araştırma yapmadan, kaynaklardan dağarcığınıza aktardığınız verileri kendi ortamında fiziki olarak incelemeden, tecrübe etmeden bu bilgiler aslında doğruluk kazanmaz. Ki, kaynaklarda sunulan veriler dahilindeki örnek tür anlatımları bir bölgede bire bir anlatımlarda geçen fiziki görünüm ve özellikleri barındırırken, anlatımlarda geçen aynı türler bulunduğunuz coğrafyadan farklı bir coğrafyada fiziki birtakım farklılıklar (daha açık renk, daha koyu renk, desenli renge sahip bir türün melanistik (tamamen siyah) örneklerinin bulunması, albinizm vb.) gösterebilirler. Yani basit bir örnekle, aynı türün farklı varyeteleri ile karşılaştığınızda, karşınızdaki türün farklı bir tür olduğu hatasına düşmemeniz açısından dağarcığınızdaki verilerin arazi çalışmaları ile doğrulanması bushcraft disiplininde dikkat edilmesi gereken ve kesinlikle birincil derecede uygulanması gereken şartlardan birisidir.). Bu durumu da yararlandığımız aynı örneklerden birisi ile açıklayacak olursak; önünüze konulan bir mantarın zehirli olup olmadığını veya türünün ne olup olmadığını yeterli bilimsel dağarcığa sahip olmadan nasıl tespit edebilirsiniz? “Bir deneyelim bakalım, bir parça yiyelim. Zehirlenme olacak mı, olmayacak mı?” mantığı ile ortaya konulabilecek bir tespit çok da mantıklı olmasa gerek. (Bu mantık her ne kadar akıllıca değilse, yine hurafeler de bu bilinçsizlikten çıkmıştır. Halk arasında “Keçiler mantarı yiyebiliyorsa zehirsizdir, ağaçta yetişen mantar zehirsizdir, zehirli mantarı yoğurtla tüketirsen zehrinin etkisi geçer, mantarı gümüş kaşıkla kaynattığında kaşık kararırsa mantar zehirlidir, sütü akan tüm mantarlar zehirsizdir, lamelleri sık aralıklı tüm mantarlar zehirlidir, lamelleri süt beyaz olan mantarlar zehirlidir.” gibi ne bilimsel ne de mantıksal geçerliliği olmayan hurafeler de bu zihniyet doğrultusunda türemiş olup, mantar zehirlenmelerinden yaşanan ölümlerin resmi kayıtlarında da bu yaklaşımların sebep olarak gösterildiği bilgisi sabittir.).(Mesela, kırsal alanda atalarından aktarımla mantar toplayıcılığı yapan bir vatandaşın “sık aralıklı lamelleri olan tüm mantarlar zehirlidir” ifadesine inanmasının nedeni atalarının ona böyle aktarılmış olması, yahut şahit olduğu mantar zehirlenmelerinden birisinde sık lamelli türlerden birisinin buna sebep olmuş olmasıdır. Yoksa bilimsel bir karşılığı ve mantığı olmayan bu anlatım şeklinin bilimsel bir kaynaktan alınmadığı aşikardır. Kaldı ki, lamelleri sık birçok lezzetli ve yenilebilir zehirsiz tür literatürde kayıt altında bulunmaktadır. (Amanita caesarea : “İmparator, Sezar Mantarı” gibi). Bilim dünyasında bilimsel tespitler doğrultusunda yapılan tetkikler, deneyler ve genel anlamda bilimsel çalışmalar ışığında sebep/sonuç ilişkisi ile bilimsel araştırmaların sonucu olarak kanunlaştırılmış net veriler söz konusu edilirken, kırsal kesimdeki halk atalardan duyulan/görülen aktarımları dikkate almaktadır. Bu iki seçim arasında hangisinin mantıklı olduğuna ve insan hayatını hangi seçeneğin daha çok garanti altına aldığına karar vermek çok da zor olmasa gerek.) Bunun yanında “Bilmediğime el sürmeden geçeyim.” mantığı yerine, “Bilmediğiniz anda tabii ki dokunmadan geçiniz. Fakat bu bilmediğiniz ne ise hemen ardından bilimsel kaynaklardan araştırarak öğrenmeye çalışın ki, dağarcığınıza size fayda sağlayabilecek, size doğada ışık tutabilecek yeni bilgiler eklensin.”. “Bilmediğime dokunmam.” mantığı insanı eksik bırakan bir mantık şeklidir. “Bilmediğini öğrenmeye çaba sarf et, öğren !!!” mantığı tercih edilmesi gerekendir. İnsanoğlu sürekli “Ya zehirliyse, ya zararlıysa” mantığını öne sürer. O zaman şöyle bir durum açığa çıkar; “Doğada sadece mantarlar değil, zehirli yılanlar, zehirli böcekler, zehirli bitkiler vb.” birçok alternatif vardır. Bütün bunların yanında bir genelleme yaparsak, doğada her pozitifin bir de negatif karşılığı vardır. Yani, doğada sürekli olarak her pozitifin bir negatifi varsa, sürekli olarak da risk altındasınız demektir. Sadece zehirli canlılar değil, insan hayatı için tehlike oluşturabilecek birçok farklı durum hem doğada hem metropol ortamında da her an bulunmaktadır. Düz mantıkta bu riskler karşısında doğaya çıkmamak gerekir ki, biz düz mantığa bushcraft branşı ile karşı çıktığımızı sürekli olarak ortaya koyuyoruz. Dolayısı ile bunların farkında olabilmek ve duruma hakim olabilmek de sadece bilinen ezberleri tekrar etmek değil, doğayı süreklilik halinde araştırarak, araştırdıklarını dağarcığında sentezleyip, sahip olunan teorik bilgiyi doğada tatbiki arazi çalışmaları ile tecrübe etmek, bu tecrübe sırasında da nelerin ne şekilde gerçekleştiğini iyice gözlemleyip bildiklerini sürekli geliştirmeye çalışmak gerekir.
     Bushcraft branşının özünü açıklayan ve sürekli kullandığım bir anlatım vardır; “Bilgisizlik belirsizliği, belirsizlik de korkuyu doğurur. Tüm canlılar bilmediklerinden korkarlar.”
     İnsanlarda da, tüm hayvanlarda da aynı özellik mevcuttur. Doğada doğup büyüyen bir papağan nasıl ki “yabani” tabiri ile ilişiklendirilip, insandan ve diğer birçok canlıdan kaçıyor, hepsine karşı sürekli tetikte hareket ediyorsa, anne altından çok erken zamanda alınıp insan kokusu ve sürekli insan teması ile yetiştirilen bir papağan da bunun tam tersine sürekli insanla yaşama eğilim göstermektedir. Bunun sebebi yukarıda tırnak içerisinde vurgulanan olguda yatmaktadır. Tamamen doğada doğup yetişen papağan insanla tanışmadığı, temasa girmediği, araştırmadığı, insan hakkında yeterli bilgiye ve tecrübeye sahip olmadığı için sürekli olarak bir belirsizlik hissinde olur. Bu belirsizlik “Acaba bana saldırır mı, acaba bana zarar verir mi?” vb. içgüdüsel kaygıların ortaya koyduğu reflekslerle kendisini gösterir. Bu belirsizlik sonucunda ortaya çıkan refleksler özünde korkudan kaynaklıdır. Bunun karşıtı olarak, sürekli insanla temas halinde ve insan tarafından yetiştirilmiş bir papağan devamlı olarak insanla tecrübeler yaşadığı için, insan hakkında bilgi edinmiş olur, ne yaparsa karşılığında insanın ne tepki verdiğini öğrenmiş olur ve ortaya bir alışılagelmişlik psikolojisi çıkmış olur. Sonuç olarak papağan, aralarında yaşanan fiili tecrübe ile insan hakkında bilgi edinmiş olur, sahip olduğu bilgi sayesinde de var olan belirsizlikler ve belirsizlik içerisindeki olasılıklar ortadan kalkar. Bu şekilde de bilgi sahibi olunan varlıkla kendisi arasında bir tedirginlik unsuru olarak “korku” kalmaz. Aynı şey bir insanın türünü bilmediği bir yılan ile karşılaşması durumunda da ortaya çıkar. İlk akla gelen “Ya zehirli bir türse ve beni ısırırsa ne yaparım?” mantığı ile korku kendisini gösterir. Buradaki “Ya” yı söyleyen insan daha çok tehlike altındadır. “Ya”yı söyleten durum, karşısındaki ile ilgili yeterli bilgiye veya hiçbir bilgiye sahip olmamanın getirdiği belirsizlikle ortaya çıkan korkunun söylettiği bir kaygısal söyleyiş biçimidir. Yeterli bilgiye sahip değilseniz her zaman “en kötü ihtimalleri” değerlendirmek durumundasınızdır. Dolayısı ile bu sizi tedirgin edecektir. Fakat yeterli bilgiye sahipseniz ve tür tayini yapabiliyorsanız veya daha önceden bilgi sahibi olarak arazi çalışmasında defalarca karşılaştığınız bir türse bu… İşte o zaman ortada belirsizlik yoktur, karşınızdaki tür zehirsizse tamamen rahat hareket edebileceğinizi, en kötü ihtimalle ısırılsanız bile ısırık bölgesinde birkaç diş deliği ile yaralanmadan başka büyük bir hayati risk olmayacağını bilirsiniz. Yahut, karşınızdaki insan için riskli zehirli bir türse uzak durmanız gerektiğini veya nasıl hareket etmeniz gerektiğinizi bilirsiniz. İşte yine tüm bu örneklendirmeler bizlere bu branşın deneme/yanılmadan ziyade, bushcraft yaşam şeklinin ortaya çıkışı zamanında belki de var olmayan, zamanla ortaya çıkarak, günümüze kadar ciddi gelişme göstermiş bilim dallarının genellemesiyle bilimin ışığında araştırma yaparak, akademik dağarcığımızı genişleterek sahip olduğumuz bilginin doğada arazi çalışmaları dahilinde uygulamalı şekilde sentezlenmesinin izlenmesi gereken en doğru yol olduğunu ifade etmektedir. Mantıksal açıdan düşündüğümüzde de, önümüzde “Bilim” gibi yol , net veriler sunan bilimsel kaynaklar, arşivler kenarda dururken araziye körü körüne çıkıp, deneme/yanılmayla öğrenmeye çalışarak hayatımızı riske etmek insanoğlunun kullanması için sunulmuş zekaya da aykırıdır. Bunun tersi düşüncelere sahip kişiler ise bilimi inkar eder zihniyette veya bilimi hiçe sayıp kendi bireysel tecrübelerinin en yüksekte tutulması gerektiğini savunan bir şizofreni hastalığının pençesinde bocalayan insanlardır. Bilim de kanunlaşmamış hiçbir veri kayıt altına alınmaz, kayıt altına alınan bir verinin aksi ispatlanıncaya kadar da kayıt altındaki veriler kanundur. Dolayısı ile bilim arşivlerinden yararlanma yolunda deneme/yanılmaya yapmaya da gerek yoktur. Bushcraft branşında ise öngörülen önemli husus; iyi bir bushcrafter (doğada hayatı idameci) ın öncelikle bilimsel pratik bir zekaya, sürekli geliştirmeye çaba sarf ettiği akademik bir dağarcığa sahip olması ve zekası ile dağarcığını kullanarak branş dahilindeki tüm yeteneklerini sürekli geliştirmeye çalışması gerekmektedir. Yani, var olan branş metodlarını ezberlemek yerine, öğrenmek ve öğrenilen metodları sürekli geliştirmeye çalışarak, metot içinden metot çıkarmaya çalışmak, bu doğrultuda da doğayı oluşturan yaşam döngüsü sisteminin tüm zerrelerini inceleyerek anlamaya çalışmak aslolandır.
     Bushcraft branşı, doğada tekdüze şekilde sadece uzun zaman geçirmek veya doğada sürekli olarak bildiğiniz şeyleri tekrar ederek faaliyet göstermek değildir. Doğa sürekli değişen ve devinim içinde olan bir yapıdır. Çok iyi bildiğiniz, tanıdığınız ve defalarca kamp yaptığınız bir bölgeye her gidişinizde aynı yere gittiğinizi sanarak hareket etmek hata olacaktır. Her gidişinizde bir şeyler mutlaka yer değişmiş, gitmiş, yerine yenisi gelmiş, üremiş, doğanın sindirimine karışmış (vb. birçok farklılık) olacaktır. Yani kısaca doğa sürekli değişim ve devinim halindeyse, sürerlilik halinde bir tecrübe yumağı olarak hareket eder. Bunun için de bushcraft branşı dahilinde doğada sürekli olarak gözlemlemek ve hazırlıklı bulunmak durumu çok önemlidir. Bushcraft disiplininde “Orman Gözü” dediğimiz özellik tüm insanlarda bulunsa da herkeste açık olmayıp, kullanılamamaktadır. Orman gözü insanda yavaş yavaş açılır ve görmeye başlar. “Bakmak ve Görmek” farklı olgulardır yorumundan yola çıkarak şunu belirtmemizde fayda vardır; bir doğada hayatı idamecinin orman gözü açık olmak durumundadır ki doğayla uyum sağlayarak yaşamını devam ettirebilsin. Doğada yaşamını sürdürebilmek için kendisine gerekli ihtiyaçları karşılayabilsin, bunun için de doğanın sunduğu alternatifleri tespit etmesi ve bu alternatifleri zekası/yetenekleri ile değerlendirerek kendisine doğada konfor yaratabilmesi gerekmektedir. Dolayısı ile doğadaki alternatifleri bakarak değil, görerek değerlendirebilirsiniz. Orman gözü, üzerinde çaba sarf edilen bilimsel bilgi dağarcığını geliştirdikçe ve gelişen bilimsel bilgi dağarcığınızda var olan verilerin doğada arazi çalışması ile doğruluğunu tatbiki olarak görme yolunda kat edilen fiili ilerleme ile açılmaya başlayacak, zamanla gelişecektir. Orman gözünüzün açılması sizin doğayla uyum sağlamanıza olanak sağlayacaktır. Bilgi ve tecrübe dağarcığınız seviyesinde doğada zaman geçirerek doğayı meydana getiren tüm katmanları incelersiniz, hayvanları, bitkileri, mantarları…, kısaca doğanın işleyişini gözlemlersiniz ki, bu süreç size doğanın dilini öğretmeye başlar. Orman gözünüz açılıp daha iyi görmeye başladıkça doğayı daha iyi anlamaya başlarsınız ki, git gide doğada daha rahat hareket etmeye başladığınızı fark edersiniz. Fakat orman gözünüzün açılması ve görüşünüzün iyice gelişmesi uzun zaman ve tecrübe süreci gerektiren bir zaman sürecidir. Örneğin; orman gözü kapalı bir insanın direkt olarak baktığı bir konifer (ibreli, iğne yapraklı) ormanda gördüğü ağaçlar onun için sadece “Çam” ağacıdır ve orman onun için “yeşilin tonlarını oluşturan bitki bütünlüğü” dür. Fakat, orman gözü açık bir doğada hayatı idameci baktığı konifer ormana direkt baktığında o doğrultuda bulunan çam türlerini ayırt eder, bitki türlerini ayırt eder, hangi ağaç türlerinin altında hangi mantar türlerinin bulunabileceğini tahmin eder, hangi bitkilerin yakınında hangi canlıların yaşıyor olabildiğini bilir, arazi yapısına göre su kaynaklarının nerelerde bulunabileceğini tahmin eder … Bu ve bunlar gibi durumlar orman gözü açık bir doğada hayatı idamecinin görebileceği ayrıntılardır. Hayatında doğada çok fazla zaman geçirmemiş bir insanın orman gözünün açık olmasını bekleyemezsiniz. Doğada fazla zaman geçirmemiş insanlar için baktıkları yöndeki görüntü onlar için sadece ağaç ve bitki topluluğu olup, yeşillik bir alan ile birlikte genel bilgilerle bu orman alanı içerisinde çeşitli hayvanların yaşıyor olması halini ifade eder. Bu durum da kısıtlı bir algı mekanizmasıyla hareket etmesi, bu kısıtlı algı mekanizmasının da kendisine doğada çok fazla konfor sağlayamaması durumuna tekamül eder. Yani, orman gözü açık olmayan bir insan gıda ihtiyacı hissettiğinde neyin gıda olarak tüketilebileceğini bilemez veya bildiği birkaç klişe alternatiften başka bir şeyi değerlendiremez. (Tabii bildikleri bulunduğu bölgede varsa.). Bunun yanında gıda ihtiyacı durumunda kendisine alternatif gıda kaynaklarını temin etmek için alternatif tespitinde bulunamaz. Örneğin, orman gözü açık olmayan bir insan halk arasında istiridye mantarı olarak bilinen “Pleurotus ostreatus” türünün ağaca bağımlı yaşadığını bilmeyip, bu türü yerde arayabilir. Günlerce de arasa bu türü toprak üstünde bulması mümkün değildir. Fakat orman gözü açık bir doğada hayatı idameci gerekli bilgiye ve deneyime sahip olduğu için, bu türü arıyorsa, türün ağaç mantarları sınıfına dahil olup, hangi ağaç türleri üzerinde yetiştiğini bilerek aramayı bu tür ağaçların bulunduğu bölgede yaparak hedefe ulaşma yolunda hızlı bir yol kat eder. Bu basit örnek orman gözünün açık olmasının önemini rahatlıkla ortaya koymaktadır. Orman gözü açık bir insan rastgele baktığı bir orman bölgesindeki bitkileri tek tek ayırt edebilip, baktığı doğrultuda kaç bitki türü olduğunu tespit edebilirken, orman gözü açık olmayan birisi için baktığı yönde sadece yeşilin tonlarında bir bitki yumağı vardır.
     Bushcrafter (Doğada Hayatı İdameci) orman gözü açık ve doğaya optimumda uyum sağlayabilen insan olarak değerlendirildiğinde kendisini sadece belli bir coğrafyada geliştirmeyi hedef almak yerine, kendi coğrafyasından başlayarak tüm dünya coğrafyası üzerinde bilgi edinip deneyim kazanma yolunda ilerlemeyi hedef almalıdır. İyi bir bushcrafter Sıcak İklimler (Ekvatoral, Tropikal(Subtropikal/Savan), Muson, Çöl İklimleri), Ilıman İklimler (Akdeniz, Okyanusal, Karasal, Step (Yarı Kurak) İklimler) ve Soğuk İklimler (Tundra (Kutup Altı İklim), Kutup İklimi, Yüksek Dağ İklimi) şeklinde tüm iklim tiplerine uyum sağlayabilme bilgi ve tecrübesine ulaşmaya çaba sarf etme yolunda hiç durmadan ilerlemeye odaklanmıştır. Bölgesel bushcraft yaşam şekli insanoğlunun varoluşundan bu yana deneme/yanılma yoluyla bir şekilde hayatta kalabilme uğruna süregeldiyse de, günümüzde zeka düzeyi çok daha gelişmiş insanoğlu için daha akılcı yollara başvurarak, bilim ışığında, tüm iklim şartları ve coğrafyalara göre adapte olabilme hedefiyle ilerlenmesi gereken bir disiplindir. Deneme/yanılma yoluyla ilerleme kaydedip, sürekli geçtiği yerlerde ne olduğunu ezberlemiş bir çoban yıllarca kendi bölgesinde gide gele nerede su var, nerede hangi bitki , nerede hangi mantar, nerede hangi hayvanlar var bilebilirken, farklı bir bölgede ezbere dayalı olarak veya görsel hafızaya dayalı olarak pek de bir ilerleme kaydedemez. Fakat olabildiğince fazla bilim dalı üzerine dağarcık geliştirmiş ve bu bilgi dağarcığını tatbiki arazi çalışmaları ile bütünleştirmiş bir doğada hayatı idameci için bölgenin çok fazla bir önemi yoktur. Arazi yapısını orman gözü yardımı ile incelediği zaman, dağarcığındaki akademik veriler doğrultusunda bilimsel sistematikte sebep/sonuç ilişkisi ile nerede hangi bitkilerin, nerede hangi mantarların, nerede hangi canlıların, nerede su kaynaklarının vb. alternatiflerin bulunup bulunmayacağını bilebilir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, bilimsel veriler nettir ve net sonuçları içerirler. Basit bir örnekle, uzun yıllar botanik, mikoloji, dendroloji, zooloji, entomoloji, herpetoloji vb. bilim dalları ile ilgilenmiş bir insanla, uzun yıllar belli bir coğrafyada sürerlilik halinde yol yapmış bir insanın tür bilgisi arasında kıyas yapmak çok mantıklı olmayacaktır. Birisi için atalardan ezberletilmiş ve görsel hafızaya dayalı ayırt edilebilen, sadece tanıdığı belli zehirsiz mantarlar yenilebilir olarak değerlendirilip diğer bilmediği mantarları araştırmak yerine uzak durup, geri kalanlarını zehirli sayan biriyle, mantarları “zehirsiz yenilebilir mantarlar”, “zehirsiz yenilmeyen mantarlar”, “zehirli ölümcül olmayan mantarlar”, “zehirli ölümcül mantarlar”, “Farmakolojide kullanılan mantarlar” gibi kıstaslara ayırarak bilimsel literatüre göre türleri inceleyen, araştıran birinin idrak etme sistematiği arasında da kıyas yapmak çok fazla mantıklı olmayacaktır. Örneğin; (konu mantarlar örneğiyle devam ederken) İsviçre Mantar Uzmanları Kuruluşu (VAPKO) ‘nun ülkemiz mantar uzmanlarından birisi olan Jilber Barutçiyan’ın ülkemizde yaptığı bir arazi ve yöresel araştırma çalışmalarının kayıtlarından birisinde çok güzel bir örnek verilmiştir. Jilber Barutçiyan Anadolu’da bir bölgede köyün birinde mantar arazi çalışması yaptıktan sonra bölge halkıyla bir röportaj yapmıştır. Röportaj sırasında bölge halkının en çok tükettiği mantar türlerini köy halkına sormuştur. Ortaya çıkan yorumlar şöyledir; Kuzu Mantarı, Kuzu Göbeği Mantarı, Etlice Mantarı, Çıntar Mantarı gibi yöresel isimler verilerek her birisi farklı bir mantara aynı ismi de verebilmektedir. Ardından Jilber Barutçiyan köylünün topladığı Kuzu Göbeği mantarı olarak bilinen (Morchella familyası) türlerden birkaçının arasında “Yalancı Kuzu Göbeği veya Ekşi Memet” yöresel ismi ile bilinen “Gyromitra esculenta” türü mantarı görüp köy halkına bu mantarı ölümcül zehirli olduğu konusunda bilgi vermeye çalışırken, köy halkı konuşması sırasında “Hoca sen yanlış biliyorsun, bu mantar zehirli falan değil, biz yıllardır severek yeriz. Çok lezzetli kuzu göbeği mantarlarındandır bu mantar.” diye diretmişler. Bunun üzerine Jilber Barutçiyan halka köy içinde kalıtsal bir rahatsızlık olup olmadığını sormuş ve aldığı cevap; “ Köyde en çok böbrek yetmezliği ve karaciğer problemleri görülür. Köydeki insanların ölüm yaşı ortalaması altmışlı yaşlardır.”. Bu durumun cevabı bilimsel kaynaklarda gün gibi ortadayken, kendisine güveni çok yüksek olan vatandaşımız atalarından aldıkları ezber bilgilere güvenerek vücutlarına toksin depolamaktadırlar. Gyromitra esculenta türü olarak bilinen mantar türü görsel olarak bir araştırmacı göze göre yenilebilen zehirsiz Morchella türlerine göre çok bariz fiziki farklılıklar taşısa da, ezber mantıkla hareket eden birisinin yenilebilen türlere çok benzetebileceği bir görünüme sahiptir. (Morchella familyasından bir örnekle Gyromitra esculenta türünü görmek için tıklayınız.) Bu tür (Gyromitra esculenta) aynı zamanda yapısında “metil hidrazin” ismiyle bilinen son derece zehirli bir molekül barındırmaktadır.(Bu mantarın içeriğinde Gyromitrine bulunur = MMH: Mono-Methyl-Hydrazine füze yakıtı olarak kullanılan bir maddedir.) Bu molekül uçucu özellikte olup mantar pişirilirken maruz kaldığı ısı ile metil hidrazinin büyük bölümü uçarak (belli bir kısmı mantarda kalıp, tüketen kişinin vücuduna aktarılır) havaya karışıp etkisi azalır ve tüketen kişiyi öldürmez. Fakat, uzun süreli olarak devamlılık halinde tüketilen bu mantardan alınan düşük dozlu metil hidrazin vücutta birikerek böbrek ve karaciğer hastalıkları başta olmak üzere ölümcül hastalıklara sebep olmaktadır. Ayrıca pişirim sırasında bu mantardan ısı ile buharlaşarak havaya karışan metil hidrazin de zehirlidir. Bu mantarın pişirilmeden direkt tüketilmesi kaçınılmaz ölümle sonuçlanacaktır. Bu bilgiler bilim dünyası tarafından kayıt altına alınmış net verilerken, köyde yetişmiş bir çoban veya köy halkı tarafından bilinmemekle birlikte, bilim dünyasına kafa tutar şekilde “Hoca sen yanlış biliyorsun. Biz atalarımızdan böyle gördük.” anlatımlarıyla doğruluğunun reddedilmesi durumuna kadar gidebilmektedir. (Atalardan görülen/duyulan bilgiler ışığında tükettiğiniz bu mantar, sizi yedikten sonrası öldürmemesi bu türün size faydalı olduğu anlamına gelmemekle birlikte, sizi yavaş yavaş öldürdüğü bilgisi bilimsel kaynaklarda sabittir. Anadolu köylerinde yapacağınız basit bir sohbette bu mantar türünün halen “Kuzu Göbeği” türlerinden birisi olarak anıldığına ve kırsal kesimdeki halkın bu mantarı sürekli tükettiğine şahit olabilirsiniz. Bölge çevresindeki resmi mantar zehirlenmesi hastane kayıtlarını incelediğinizde de “Gyromitra Sendromu” en çok karşılaşacağınız sonuçlardır. Türün isminde (Gyromitra esculenta) geçen “esculenta” kelimesinin Türkçe karşılığı “lezzetli” demektir. Fakat bu türün lezzetli olması ölümcül olmadığı anlamına gelmez !!! Söz konusu “İNSAN HAYATI” ise bu konuya bu kadar sığ bakmamak gerekmektedir !!!”. “Öldürmüyorsa iyidir.” gibi, sebep/sonuç ilişkisi kurmadan düz mantıkla ilerlemek insana kaybettirmek dışında başka bir şey kazandırmaz.) İşte kayıt altına alınmış bu röportajda ortaya çıkan durumun ciddiyeti çerçevesinde, bushcrafter (doğada hayatı idameci) olmak babında, adı üstünde “HAYATI İDAME ETTİRMEK” ise amaç, kesinlikle “bilimsel literatüre öncelikli yer vermek” kaçınılmazdır. Amacınız hayatınızı sürdürmekse, doğada hayati riskleri minimuma çekebilmek ilk amaç olmalıdır ki, bunun da yolu deneme/yanılmadan geçmek yerine kayıt altına alınmış net verileri değerlendirmeye alarak, arazide uygulamalı olarak metodsal ve sistematik hareket etmekten geçer.
     (Örneklendirme ve anlatımlarda geçen çobanlık mesleği, aborjin yerlileri, kırsal kesimde yaşayan halk üzerine yapılan yorumlar tamamen bilimsel araştırmalar sonucunda ortaya konulmuş veriler üzerinden anlatımlara dahil edilmişlerdir. Yapılan yorumlar bireysel olmayıp, bilimsel araştırmaların sonuçlarını yansıtan anlatımlardır. Buradan şunu da belirtmek gerekmektedir ki; çobanlık mesleğini icra eden bir birey, ilkel kabile üyelerinden herhangi birisi, kırsal kesimden veya metropol yaşamından herhangi bir insan da hiç ayrım yapılmaksınız iyi bir “doğada hayatı idameci” olabilir. Önemli olan, kişinin körü körüne inanılan tabu haline getirilmiş inançlara, hurafelere inanarak ve sadece ezberlenilmiş belli başlı bilgilere bağlı kalıp sürekli aynı şeyleri tekrar eder şekilde yaşamak yerine, bilimsel dağarcığını sürekli araştırmalarla geliştirmeye ve dağarcığına kattıklarını doğada tatbiki olarak inceleyerek, uygulayarak ilerlemeye, kendisini geliştirmeye çaba göstermesi gerçek bir “doğada hayatı idameci” (bushcrafter) olmasına olanak sağlayacaktır. “Adam çobanlık mı yapacak, bilim adamı mı olacak?” gibi olası bir tekdüze yoruma karşılık olarak da şunu eklemek isterim; “Her birey kendisinden mesul olup, kendi gelişiminin sınırını kendisi belirler. Burada anlatılmak istenen, kişinin bilim adamı olmaya çaba sarf etmesinden ziyade, kişinin “bilimsel ve akılcı” bir yaşam sürmeye çaba sarf etmesiyle birlikte “bilinçli yaşama” adım atmasını sağlamaktır. Hurafeler ve yerel tabular insanoğlunun ilerleyişine gem vururken, bilimsel mantık her zaman ilerleme yönünde hız kazandırmıştır.”. Bu bağlamda çevremden de verebileceğim çok fazla örnek arkadaşım bulunmakla birlikte, özellikle çobanlık mesleğini yaşamı boyunca devam ettirmiş ve ettirmekte olan birçok arkadaşım var. Eğitim veya faaliyet kampları dışında, sadece kendimi ve doğayı dinlemek için araziye çıktığımda bu arkadaşlarımı sık sık ziyaret etmeye özen gösterir, onlarla sürülerini güder ve bol bol sohbet edip etkileşimde bulunurum. Bölgelerinde yaşadıkları doğa olaylarını bana aktarmalarını isterim ve ben de arazilerde karşılaştıklarımı onlara aktarmaya çalışırım ki etkileşim tek yönlü değil, iki taraflı paylaşım sinerjisi halini alsın. Birçok tekdüze düşünce sistemine aykırı gelen, alışılagelmişlikten çok uzak, sürekli kendisini geliştirmeye çaba sarf eden, akademik literatürü takip eden, muhteşem bir bilimsel dağarcığa sahip , öğrendiklerini arazide araştırmaya çaba sarf eden “Çoban” arkadaşlarım var ki her birisi benim için çok değerlidir. Bilinmelidir ki, “Önemli olan insanın kendi farkındalığı içerisinde, kendi yaşamının ve yaşam amacının farkındalığına varmasıdır.”. Profesör var, “Profesör !” var. Çoban var, “Çoban!” var. İnsan var, “İnsan!” var… (Birey kendisine ne kadar ne katmayı başarırsa, kendisi de kendisine katmayı başardıkları gerçekliğinde ve kendisine kattıkları kadar vardır.). Gönül ister ki, kırsal bölge insanı da, metropol insanı da bu düşünsel yapıda bir yaşama erişsinler ki, doğa daha yaşanabilir ve yaşatılabilir olsun !!! İnsanoğlu, bir parçası olduğu doğanın kendi egosuna karşılıksız hizmet etmek zorunda olan kölesiymiş gibi yaşamasından ve bu yanlış düşünselden sıyrılarak, doğayla bütünleşebilmeyi amaç edinsin, çaba sarf etsin !!! Unutulmamalıdır ki; “Hiçbir canlının eğitimi yaşamı sonlanana kadar bitmez. Tüm canlılar yaşamlarının her saniyesinde, farkında olsunlar veya olmasınlar, sürekli olarak yeni tecrübelere şahit olurlar. İnsanoğlu da bu tecrübelerin farkında olabildiği ve kendisine katabildikleri kadarıyla “İNSAN” olmayı başarabilir.)
     Yukarıda belli birkaç konuyu örnek alarak açıklamasını yapmaya ve önemini belirtmeye çalıştığımız önemli ayrıntıları doğada sadece mantarlar, yılanlar vb. konulardan hariç birçok farklı konu ile de örneklendirerek açıklayabiliriz. Her bir örneğin ortaya koyduğu sonuç, bilimin insan zekası ve teknikle bir araya getirilmesinin en doğru yol olduğunun kaçınılmazlığıdır.
     Yukarıda değinmiş olduğumuz konular ve örneklendirmeler doğrultusunda;
     BUSHCRAFT (Doğada Hayatı İdame) DİSİPLİNİ; “sürekli geliştirilmesi gereken bilimsel dağarcık çerçevesinde doğada tatbiki çalışmalar yaparak” kazanılıp, geliştirilebilen bir disiplin olup, sürerlilik halinde geliştirilerek ileri taşınması amaçlanmalıdır.
     Unutulmamalıdır ki; “Hiçbir canlı doğa ile mücadele edemez. Doğayla uyum sağlayabildiğin oranda, gösterdiğin saygı nispetinde doğa sana imkan tanıyarak hayatta kalmanı sağlar. Mücadele etmeye çalışma, saygı duy ve uyum sağla !!! “.
     Burada anlatmak istediğim durum; bütünü oluşturan hiçbir parça (insanoğlu da dahil olmak üzere, doğayı oluşturan tüm canlılar) bütünün gücüne ve kudretine karşı durma şansına sahip değildir. Dolayısıyla “Doğada Yaşam Mücadelesi, Doğada Yaşam Savaşı vb.” anlatımlar yüksek oranda gerçekliğe aykırı, ajite anlatım biçimleridir. Hiçbir canlı doğanın gücü ve kudreti karşısında kendisini sınamayı dahi düşünmemelidir. Tüm canlıların maddi ve manevi bir dayanma limiti vardır. Dolayısı ile doğaya karşı durmaya, onunla mücadele etmeye çalışırsanız eninde sonunda limitinizin eşiğine gelecek ve bu eşiğin ilerisine geçtiğiniz anda tükenecek, doğa tarafından yutulacak ve doğanın sindirimine karışacaksınız. Bunun tarihte birçok kayıtlı örneği mevcut olup, günümüzde de benzer örnekler yaşanmaya devam etmektedir. Doğada orman gözünüzü kullanarak, doğanın size verdiği mesajları görerek, duyarak anlayabilirseniz, doğanın sizinle konuştuğuna şahit olursunuz. (Doğa aslında sürekli olarak kendisini oluşturan her bir zerresi ile konuşur, kendi işleyiş sistemini bu yolla yönetir. Sen şunu yap, sen burada bunu yapmalısın gibi mesajları kendi diliyle birçok farklı şekilde canlı ve cansız varlıklara iletip uygulatır. Önemli olan, kişinin doğanın kendisine verdiği mesajları, içinde bulunduğu doğal coğrafyadaki diğer canlı/cansız varlıklara verdiği mesajlar ile bütünleştirerek kendisine çıkarımlar sağlayabilmesidir.) Bunun karşılığında, doğanın dilini kullanarak ona uyum sağlayıp, siz de doğa ile konuşmayı başarırsanız, konuşabildiğiniz oranda ve ona gösterdiğiniz saygı nispetinde doğada rahat edersiniz ve hayatınızı idame ettirirsiniz. Bu, doğada erişebileceğiniz en muhteşem kademedir ki, bu noktada doğayla bütünleşebilme yetisi kazanmış olursunuz. Fakat bu anlatıldığı kadar basit bir süreç olmayıp, uzun yıllar doğada yaşam sürerek, sürekli araştırmalar yaparak doğada tatbiki ilerleyiş ile elde edilebilecek mukaddes ve saygı duyulması gereken bir özelliktir.

Barış ARISOY

Duyduk duymadık diyen kalmasın...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Google+